Kayıtlar

Koşullu Bakış Açımız

Hayat denilen garip bir macerada buluyoruz kendimizi. Küçük hesapların büyük adamları oluyoruz. Gün başlıyor ve bitiyor bizse farkında olmadan geride bırakıyoruz herşeyi. Elle tutulur bir kavram olmaktan uzakta kalıyor zaman. Elimizde tek kalan bugün oluyor, yarını bilmiyoruz. Herşeye fazla anlam yüklüyoruz, hiç anlamsızlaşmayacakmış gibi... Kesin yargılarımız var bizim, ihtimalleri düşünmüyoruz. Kimse için yapmaz diyemiyoruz, yaptıklarında gücümüze gidiyor, sersemleşiyoruz. Olmaz dediğimiz vakit, oldurttuklarında gerçek anlamını yitiriyor birçok şey. Çokta anlam yüklememek gerektiğini öğreniyoruz anlamsız şeylere. Düşünmüyoruz açıkçası, düşünemiyoruz. Dar bir pencereden bakıyoruz tüm yaşananlara. Bir parmaklık örüyoruz penceremize. Penceremize sığdırdığımız kadardır bakış açımız. Ötesini bilmiyoruz. Bilmekte istemiyoruz işin doğrusu... Güvenimizi yitiriyoruz. Varsın olsun diyerek geçemiyoruz. Takılıp kalıyoruz kendi benliğimizde. Bazen kaçış yolu ararken bile bizi bulduğunu farkediyo…
Resim
KAVİN : '' ÇOCUKTAN GELİN OLMAZ ''
     '' Gün doğmuştu ufuktan. Papatyaların arasında parlayan bir çocuk vardı. Öylesine mutlu, öylesine güzeldi kaderinden bi:haber... Hiç yorulmaksızın devam ediyordu doğayla olan dansına. Bir ahenk yakalamış koşturuyordu. Gülen yüzü hiç solmuyordu koparılan papatyaların aksine. Bir ses yükseldi papatyaların ardında '' Kavin '' diye. Panikledi Kavin aniden. Dokunmaya kıyamadığı papatyaları, eze eze geçti üzerlerinden. Babasıydı onu bu denli haykırışlar içerisinde çağıran. Yanına vardığında soluk soluğa kalmıştı Kavin. Arkasına dönüp baktığında, o çok sevdiği papatyalardan özür dilermişcesine bir yaş aktı gözlerinden. Paşalar gibi yatıp kalkan  babasına bir sofra kuruverdi. Tam dışarı adımını atmıştı ki bir ses işitti arkasından '' İyi öğren Kavin ev işlerini,  beni kocana mahçup etme '' Çok aldırış etmeden boya kalemlerini aldı ve rengarenk dünyasının renklerini dökmeye başladı Kavin. Çok uzun sü…
Resim
YAŞAMIN KIYISINDA MATHİLDA 
Yarı uyur yarı uyanık geziniyordu dört duvar arasında Mathilda. Bir yandan gözlerini ovuşturuyor bir yandan da uyanmak istemiyordu. Sonuna kadar çekmiş siyah perdelerini, saklanmak istermişcesine açmıyordu. Oda karanlık, Mathilda düşünceli... Kafasında dönüp duran düşüncelerin somut haliydi. Bir o yana bir bu yana gidip duruyordu. İçmesi gereken ilaçları içmiyordu. Sürekli aynı kelimeleri tekrarladığının farkında bile değildi. '' Akşam saat on, güzelmişim, onunmuşum, sokaklar arası koşturmaca, saat onu çeyrek geçe, yorgun düşen bacaklarım, duyulmayan çığlıklarım, gözümün önünden geçen hayatım, ellerinin arasındaki saçlarım, serzenişlerim... '' Bir kez daha dökülüverdi ağzından sırasını dahi bozmadığı kelimeler. Mutfağa koştu aniden. Bir içimde bitirdi bir bardak suyu. Tam içeri gidecekti ki yüzüne vuran gün ışığını farketti. Korktu, kapattı perdesini. İçeri geçtiğinde aynanın üzerindeki not gözüne çarptı. '' Yaşamak... Ne güzel şey ya…

Feride Hanım

Resim
Geldi çattı yine gecenin hüznü, elbet gün doğacak ama ne güneşli ne de fırtınalı. Ufuk düşünceli, karamsar. Doğa canlılığını kaybetti. Yeşillerin yerini kahverengiler, ufak tebessümlerin yerini vedalar aldı. Yaprak ağaca küstü, çiçek toprağa. Mutsuzdu yine çocuk. Çamura batan ayakkabıları bir de uçuramadığı uçurtması. Kapattı perdesini Feride Hanım. Alışamamıştı anlamsız vedalara bir de cansız toprağa. Perdenin ardından cama vuran bulutların hıçkırıkları, ağaca küsen yaprak, soğuyan kahve ve okunmayı bekleyen bir kitaptı rafa kaldırılan.  Sararmış, tozlu sayfaların ardından beyaz bir sayfa... Gelinliğini giyen doğa; ne siyahı severdi ne de güne doğan sarıyı.Tüm duygulara donuktu bu sefer. Eteğinde oynayan çocuklar, gökte dans eden kristaller, fısıldayan fırtınalar... O sadece beyazı severdi. Kirlenmemiş, dokunulmamış bir beyaz. Üşüyen Feride Hanım yaktı sobasını, çekti dizlerine kadar battaniyesini. Güneşli günlerin düşünde uyuyakaldı kanepesinde.  Uyandığında ne sarıya boyanmış bir tuva…